Diziler
Filmler
Listeler
İletişim
Ara
Giriş Yap
gönder
Temizle
Populer Aramalar
@imamhanim
9 yıl önce
katıldı.
0
film takip ediyor.
0
film/bölüm izledi.
47
yorum yaptı.
Favori Filmler
İzlenen Filmler
Sonra İzle
Yorumlar
Muhteşem bir dram filmiydi. Fantastik, macera beklentisinde olanları doyurmaz ama dram filmi arıyorsanız mutlaka izleyin. USA filmlerinden hoşlanmayan biri olarak söylüyorum, çoğu sahnede tüylerim diken diken oldu. O küçük kızın acemi oyunculuğu beni mest etti.
7 yıl önce
Beğen
0
Hemen herkesin söylediği gibi sonu oldukça standarttı ama onun dışında beklentimi çok düşük tuttuğumdan mıdır bilmem fazlasıyla beğendim filmi. "Dünaya'da Tanrı'yı aradın mı hiç?" sorusu sarsıcıydı mesela. Farklı bir bakış açısı görmek isteyenler izlesinler, beğeneceklerdir.
7 yıl önce
Beğen
0
ne kadar içten bir yorum.. :)
7 yıl önce
Beğen
0
-Ne yapıyorsun? -Sadece kendi içime dönüyorum hepsi bu. Çok garip, su gibi aktı gitti film. Krzysztof Kieslowski’nin müzik zevki harika. Hatta bence bizim gibi bir müzik duymuş ve "Film çeksem bunu bi yerinde mutlaka kullanırım abi." demiş. Var mı senoryo filan diyene de olmaz mı demiş. :) (bkz: Umut Sarıkaya) Irene Jocob çok masum, çok güzel sadece onu bile izleyebilirim ama çok ilgi çekiciydi zaten film. Her karesi fotoğraf gibi. Renkler Jean Pierre Jeunet'in filmlerindeki renkler gibi. Kasvetli ve yoğun havası keşke hep burada yaşasam dedirtti bana. Asıl hoşuma giden şu: Ben sürekli kadın resimleri çiziyorum ve ne kadar farklı çizmeye çalışsam da sürekli birbirine benzeyen kadınlar çizmiş olarak buluyorum kendimi. Krzysztof Kieslowski’nin kafasında da bir kadın karakteri var ve filmlerindeki kadınlar hep birbirlerine benziyor. Neden bilmiyorum çok hoşuma gitti bu durum. Tek başınıza güzel bir akşamüstü geçirmek istiyorsanız, mutlaka ama mutlaka izleyin.
7 yıl önce
Beğen
0
Şahane bir film. Mezheplerle ilgili göndermeleri harika. Geçmişte de dini algılayış biçimi aynıydı, şimdi de öyle, gelecekte de ne yazık ki öyle olacak. Hurafeler, batıl inançlar ve dogmalarla bezeli anlayışımızı mizahla öyle güzel anlatmış ki. Taşlama sahnesinde kahkaha attım. Biliniyordur ama bilmeyen belki vardır diye yazıyorum; Tevrat'taki on emir'in içinde (yani iman esasları) "Tanrı'nın adını boş yere ağzına almayacaksın" diye bir madde var. Tahrif edilmiş, edilmemiş orasına karışmam, dosdoğru olduğunu varsayarak şunu söylemek istiyorum. Boş yere ağzına alma denilmesine rağmen dolu yere bile ağza alınmasına tepki gösteriyor insanlar. Müslümanların domuzun adını bile ağzına almamaları gibi. Kur'an'da sadece etinin yenmesi yasaklanmışken, müslümanlar domuz öldürünce, işkence edince, nefret edince sevaba girdiklerini falan düşünüyorlar. İkinci olarak ise mezheplere ayrılma bölümüne bayıldım. Çok fazla gerçekçiydi. İlk mezheplerin ortaya çıkışında siyaset vardır. Halife insanlara zulmeder insanlar tepki göstermeye başlayınca "bunu ben yapmıyorum, Allah bana yaptırıyor." der ve "Cebriyye" diye bir mezhep çıkar. Aklı çalışan azınlık buna tepki gösterip, insanın iradesi olduğunu savunuyor ve karşısında "kaderiyye" diye bir mezhep beliriyor. Gerisini siz düşünün. Kesinlikle izlenilmesi gereken bir film olduğu kanaatindeyim.
8 yıl önce
Beğen
0
Eğer bu bir Lynch filmiyse, bunların hiçbiri yaşanmamıştır. Jeffrey karısından bıkmış ve onu rüyasında beceriksiz bir kalıba sokmuştur. Şarkı çok etkileyici. O kadar Lynch filminden sonra beklentim çok yüksek başladım ama vasattı. 10/6
9 yıl önce
Beğen
0
Lynch'in diğerlerine göre en anlaşılır bilinçaltı filmi. Bu adamın rüya takıntısı çok hoşuma gidiyor. Kocaman bir Freud kitaplığı gibi. Anlamak çok zor değil aslında. Bir açısını anlatayım, gerisini bu bakış açısıyla izlediğinizde çok daha basit olduğunu anlayacaksınız her şeyin. -spolier- Başrolde gördüğümüz beyefendinin cinsel açıdan yetersiz olduğunu görüyoruz. Nitekim yaşadıkları sorunu karısı sırtına vurup "sorun değil" derken çok güzel görebiliyorduk. Fred bu durumdan ötürü kendisini suçlamak yerine karısı suçluyor çünkü bu durum bir erkek için çok aşağılayıcı. Filmin çoğunluğu da Fred'in rüyası. Pete, rüyasında kendisine biçtiği rol. Cinsel açıdan güçlü bir karakter Pete. Onu izleyen polislerin yorumlarından da anlıyoruz bunu. Pete'nin Fred'e yavaş yavaş nasıl dönüştüğünü de, kadının ona "Bana asla sahip olamayacaksın." sözünden sonra görüyoruz. Fred, cinsel yetersizliği sebebiyle karısına sahip olamayacağını düşünüyordu. Rüyasındaki sarı saçlı kadın karısı ve ona biçtiği kötü rol, filmin başlarında kendisi saksafon çalarken bir adamla dışarıya çıktığını görmesinden kaynaklanıyor. Çünkü Fred kendisinin aldatıldığını düşünüyordu. -spolier- Aslında karakterlerin çoğu gerçek değil anlayacağınız. Ve Lynch'in çoğu filminde bu böyledir. Kesinlikle izlenmesi gerekiyor. Özellikle Rüya ve Bilinçaltı kavramları ilginizi çekiyorsa izleyin. Kendi rüyalarınızı bile artık daha kolay anlamaya başlayabilirsiniz. 10/9
9 yıl önce
Beğen
0
Resmen içine çekti beni, harikaydı. Çok temiz ve saf. Her yönüyle izlenmeye değer. animasyon sevmememe rağmen masalsılığında kayboldum. Açın, toplayın bütün aileyi, kendinize iyilik yapın. Zaten oşarkıyı ilk duyduğunu anda kaybolacaksınız. En çok hoşuma giden nokta da duygularını kaybedenlerin, derdi tasayı hüznü sevgiyi unutanların taşa dönüşmesiydi. 10/9
9 yıl önce
Beğen
0
Gözlerimden hâlâ yaşlar akıyor ve bunun neden olduğunu bile tam bilmiyorum. Şunu öncelikle belirtmeliyim ki, bu film benim homfobimi yıktı. Filmin Tureng ile ilgili olduğunu bilmeden başladım. Yapay zeka ile ilgili araştırmalarından haberdardım benim için çok güzel bir süpriz oldu. Cumberbatch'a bir kez daha aşık oldum, Tureng'i görebilseydik bence mimiklerinin, tedirginliklerinin korkularının ağlamalarının aynı olduğunu görecektik. Tureng'in hissettiklerini öyle iyi hissettim ki. Ve hiçbir zaman böyle büyük bir adam olamayacağım, bu acı da bana bir ömür yeter.
9 yıl önce
Beğen
0
"Yangın var!" diye bağırmak istiyorum. Kubrick'in kendisini kaybettiği film. Aşırı müstehcen olması sebebiyle ertelediğim ama izledikten sonra 10 kere daha izlemek istediğim film. Baştan aşağı rahatsız edici. Dikenli bir koltukta izleseniz de farketmezsiniz nerede olduğunuzu. Mideniz ağzınıza gelebilir, gerim gerim gerilebilir ve belki sinirden ağlayabilirsiniz. Üstüne dokuzuncu senfoniyi duyduğunuz yerde çıldırabilir, kendinizi yüksek bir yerden atabilirsiniz. En rahatsız olduğum yer, Alex'in bir kuş gibi beslendiği yerdi. Gözüm kapalı tavsiye ederim.
9 yıl önce
Beğen
0
Ne beyinler var be şu dünyada. Lynch'in hakkını yememek lazım ama kurgu bu sefer öne geçmiş sanki. Çok yorucu bir film. Kim içinden konuşuyor, ne dıştan söyleniyor, o adam onu nasıl duydu, bu bunu niye anlamadı? Karman çorman. Neyse, Lynch'e hakkını verelim, her zamanki gini iğrençti. Bu kadar iğrenç olmayı nasıl başarıyor bu adam? Hayranım doğrusu. Bir karikatürde Lynch yumurta yiyor, diğer adam geliyor ve diyor ki, Ne! Sen yumurta mı yiyorsun, o psikopat filmleri çeken adam?! Ne yapayım, aç mı kalayım diye cevap veriyor Lynch, Adam da "oroin iç" diyordu. :) Böyle bir adam tam da. Normal bir insan gibi yiyip içtiğine inanmak biraz güç geliyor. Ama şu kesin bir şey ki, bu kurguyu Lynch'ten başkası çekemezdi. Öte yandan değinilmesi gereken çok fazla detay var bununla ilgili çok uzun bir yazı yazmak gerekir fakat izlemeyi düşünenlere şunu demek istiyorum; bu filmin içinde her şey var. Din, aşk, siyaset, felsefe, mitler. Sadece bir bilimkurgu filmi olmadığını bilerek izlemenizi tavsiye ederim. Ve tabi ki; "i must not fear. fear is the mindkiller."
9 yıl önce
Beğen
0
Her kız çocuğunun annesinin kendinden nefret ettiğini düşündüğü bir zaman olmuştur. Sonra bu fikirden ya vazgeçer, ya vazgeçirilir. Ama aklının bir köşesinde hep vardır o soru: Annem beni seviyor mu? Bu soru öyle boğar ki insanı, bir süre sonra üzerine kat kat toprak örtülüp düşünmemeye başlar küçük kız çocukları. Masumluklarını kaybettikçe bir rüzgar gelir ve o toprak yavaş yavaş açılır. O soru hayatının muhtelif dönemlerinde hep kafasını kurcalar. Annem beni seviyor mu? Ama toplum anne'ye öyle büyük bir kutsiyet yüklemiştir ki, asla anneden nefret edilemez. Anne sevilmeli, sayılmalı, bütün hayatını burnundan getirse dahi hep kalbin en içinde tutulmalıdır. Hem annesinin kendisine duyduğu nefret hem de toplumsal psikolojik baskının onun üzerindeki etkisiyle kız çocuğu şunu unutur: Sevgi hakedilen bir şeydir. Bir anne dahi olsa sevgiyi haketmelidir. Sağolsundur, dünyaya getirmiş, bakmış büyütmüştür. Ama küçücük şeylerden bile memnun olacak bir kız çocuğunun kendisine karşı duvar örmesine neden olan bir anne sevgiyi ne kadar hakeder? Bir kızın annesinden nefret etmesi büyük cesaret ister. Din vardır, toplum vardır, rol vardır. Hepsi acımasız bir şekilde kızın içindeki duyguyu bastırmasını sağlar. Ama bu kızda öyle büyük yaralara neden olur ki, annesinden sonra kimseyi doğru düzgün sevemez, sevilemez. Bu yüzden anne olmak beni korkutuyor. Ya kızımı sevemezsem? Daha da kötüsü, ya kızım benden nefret edemezse? Apağır bir tokattı bu film. Her annenin kızıyla oturup izlemesi gerekiyor. Benim anneme izletecek cesaretim yok. Annemi hala çok seviyorum bu yüzden beni yaralayabiliyor belki de. Ama bir kez olsun karşısına geçip bütün hissettiklerimi söyleyebilmek isterdim. O zaman kanayan kirpiğim belki durulurdu...
9 yıl önce
Beğen
0
Psikolojik tahliller, felsefi bilmeceler, ağır sanatsal bir hava ya da teolojik göndermeler yok. Bunu neden söylüyorum? Çünkü benim bir filmi olağanüstü bulmam için, bunların olması gerekir bir filmde. Öteki türlü sıradan, güzel zaman geçirilecek bir filmdir benim için. Ama bu öyle değil. Çok başka bir gerçek var bu filmde. Belki onlarca baba-kız filmi izledim ama hiçbirinde ilişki böylesine güzel ve gerçek değildi. Belki de bu oyuncuların gerçekten o yörenin insanı olmalarından "rol" yapmamalarından kaynaklanıyor bilmiyorum. Ama çırılçıplak bir sevgi bağı vardı filmde. Yurt ediniş, kopamayış vardı. Bir gerçeğimiz var, The Revenant'ta da vurgulanan şey bence, İnsan vahşi doğayla eninde sonunda sonunda anlaşıyor bir yılanı eğitip, ayıya dans ettirebiliyor(ahlaki olması ayrı konu) ama insan insanla anlaşamıyor. Kocaman şehirler bize yetmiyor, taa bu şehirlerden oralara verdiğimiz zarar, o vahşi fabrika dumanları yetmiyor bir de gidip talan ediyoruz. Açıkçası Amerika'nın böyle bir film yapması beni şaşırttı. Film durağan mı? Hiç sanmıyorum. Siz durağan film izlememişsiniz. :) Puan, 10. Dipnot: Sinemada IMDB ve Oscar'a asla güvenmiyorum ancak Cannes gerçekten güzel bir ölçüt. Ki bu sitenin Cannes ile paralel gittiğini de söylemek isterim. :)
9 yıl önce
Beğen
0
Donnie Darko, Mr. Nobody ve The Butterfly Effect Seçimler konusunda bizi hayli yoran filmler. Özellikle ilgi duyduğum bir alan ve bu yüzden üçünü de ağzım açık izledim. Ama kalite sıralaması yaparsak, Mr. Nobody 1, The Butterfly Effect 2, Donnie Darko 3 sırada bence. Einstein'in dediği gibi, "her yeni seçim yeni bir paralel evren doğurur." Ne teori ama!
9 yıl önce
Beğen
0
Edit: 10 puan
9 yıl önce
Beğen
0
Muhteşem bir geçmiş zaman filmi. Duygusal ve etkileyici. Oyuncuların yüzünden ookunuyor ama geçmişin bütün acısı. Şöyle bir şey yazılmış: "Asghar Farhadi insan paydalarını yakalamakta usta bir yönetmen. ayrılığın, aşkın, çatışmanın, hesaplaşmanın ve öfkenin yeryüzündeki insanlar sayısınca tanımı yapılabilir. onun filmlerini sinemanın bu gedikli konuları arasında hatırlanır kılan, (le passe'tan bir örnek verirsek) yeni boyanmış kapıdan ahmad'ın tişörtünün koluna bulaşan ve mütemadiyen bize kendini gösteren boya lekesi olabilir mesela. aslında bütün olay veya film belki o "iz"de saklıdır. iz, geçmiştir, geçmiş zamana aittir ne de olsa."
9 yıl önce
Beğen
0
Pek benim tarzım değil aslında bu film, hızlı ilerliyor, bütün mesele olay örgüsünde ama çok sevdiğim filmlerden birisi. Tam anlamıyla bir gizem filmi. Başka bir açıdan kocaman bir çaresizlik ve hayal kırıklığı izliyoruz. Tavsiye edilir.
9 yıl önce
Beğen
0
"Müslümanım" "Hristiyanım" "Budistim" şuyum buyum diyen kim varsa izlese bunu, izlese ve kalbinin derinliklerine işlese keşke. Üniversitede okuduğum bir makale geldi aklıma "Cennet kimsenin tekelinde değildir." Tanrı da öyle. Kimseye ait değildir. Bırakın yakasını tanrının, izin verin de herkesi kucaklasın. Harika bir filmdi.
9 yıl önce
Beğen
0
:) İlk izlediğimde bana da anımsatmıştı. Sanırım baba ve baba yerine konan figürle alakalı.
9 yıl önce
Beğen
0
Çok sevimli ve masum bir sevgi filmi. Kimse seni daha az sevmiyor küçük çocuk... İzlediğim en iyi ve gerçekçi aile filmiydi diyebilirim. Gerçekçilikten kastım duygular. Bir çocuk her zaman kendisinin daha az sevildiğini düşünür. Yüzümüze yüzümüze vurulmuş. Belki öyledir, belki öyle değildir. Olay örgüsü harika. Hala çocuk gibi hissediyor ya da çocuk gibi muamele görüyorsanız izleyin. Öyle bir durum yoksa da izleyin. Hatta bütün aileyi toplayıp birlikte izleyin. Çırılçıplak bir gerçek göreceksiniz. 10/10
9 yıl önce
Beğen
0
Kesinlikle sadece dönem şartlarında değil, günümüz şartlarında da koorkutucu bir film. Korkmadım evet ama dehşete düştüm. Beni korkutan "canavar" değil, Henry'ydi. Mesleki deformasyon sanırım, teolojik boyutta düşünüyorum ister istemez. Film ile ilgili söylenecek çok şey var ama beni en çok etkileyen kısım, "Canavar"ın bağlanıp kırbaçlanmasıydı. Yaratıldı, kendi iradesi dışında bir hayat verildi ona. Ve yaptıkları dolayısıyla da yakıldı. Özellikle Tanrı-insan ilişkisi boyutunda kırbaçlanma sahnesi beni çok etkiledi. "Canavar"ı eğitmek mi amaç, hizmetine alıp başarı elde etmek mi? Düşündürücü. Tabii ki kusurları var ama 31 yapımı bir film olarak direkt 19 puanı hakediyor bence.
9 yıl önce
Beğen
0
Karamizahın en güzel örneklerinden biri. Görsel bir şölen yine. Jean-Pierre Jeunet sonuçta, kötü olması beklenemezdi. Ritmik faaliyetler, küçük ayrıntılar, muhteşem oyunculuklar... Bir apartmanda kocaman bir dünya görüyorsunuz. Her şey var ve bir yabancıyla bütünleşiyorlar. Film gelecekte geçiyor ama çizilen kıyamet senaryosu her savaşın sonunda yaşadığımız şey. Pek tabii 10/10
9 yıl önce
Beğen
0
"Keşke öyle bir şey olsa.." dedirtiyor. Gayet de sürükleyici. Oyuncular zaten on numara. Ama yine de çok otomatik. Sevemiyorum böyle filmleri. Zevkle izliyorum ama bitince üzerinde düşünmüyorum. Boş zaman filmlerinden. 10/6
9 yıl önce
Beğen
0
Michel Gondry, Eternal Sunshine of the Spotless Mind ile bilinir ama yönetmenin izlediğim ilk filmi buydu ve diğerini de sırf bu filmden dolayı izlemiştim. Filmi iki kere izledim. İlk izlediğimde o kadar saçma gelmişti ki... Hatta rahatsız olmuştum. Ama sonrasında izleyince kafamda bir şekil oluştu. Bilmeyenler için söyleyeyim, film kitap uyarlaması. Hatta uyarlama değiil, kitabın aynısı. Şöyle düşünün. "Adam sabah uyandı, çok neşeliydi, pencereden süzülen ışık huzmelerinden gelen melodiyi duyuyordu." yazıyor kitapta. Mecaz anlam ve söz sanatı var. Filmde ışık huzmeleri birer tel olup enstrüman gibi sesler çıkarıyor. Ya da, "Aşçı mutfakta haylaz bir yılanbalığını doğramaya çalışıyordu." kitapta kastedilen anlamıyla kaygan bir balık yok, gerçekten yaramazlık yapan bir yılanbalığı var. Örnekler çoğaltılabilir. Bu durum bana edebi bir zevk verdi açıkçası. Öte yandan beni en çok etkileyen nokta güllük gülistanlık olan evin sıkıntıların büyümesiyle gerçek manada küçülüp karanlıklaşmasıydı. Rengarenk başlayan film siyah-beyaz bitiyor. O kadar etkileyici ki ve gerçek ki. Filme bireysel zevklerimden dolayı puanım 10. Kafanızı dağıtmak istiyorsanız söylediklerimi de dikkate alarak izleyin. En azından farklı bir tarz görmüş olursunuz. :)
9 yıl önce
Beğen
0
Çok, çok güzeldi. Bir keşif yolculuğuydu. Babasını keşfe çıkan kalbi kırık bir çocuk vardı. Adamın hikayeleri zaten çok güzel, verdiği mesajla da birleşince on numara olmuş. Fatihcan Küçük'ün "Masalımsı dram" tabiri de cuk oturmuş. :)
9 yıl önce
Beğen
0
Serinin tartışmasız değil ama bence en güzel filmi. Kimse kimseye kızmasın arkadaşlar, kesinlikle herkes tarafından beğenilecek bir film değil. Otomatiğiz, bakınsana. Keki çırpmak için bir alet, sevdiğimize ulaşmamız için bir alet, görmek duymak ve hissetmek için bile aletler geliştirdik, korkuncuz. Ve bunun sonucu olarak insanımız hız tutkunu oldu. Yaşam hızı. Bu yüzden, duyguların tasvir edildiği o "boş" dakikalarla zamanlarını ziyan etmek istemiyor insanlar. Beni çok etkiledi, hüzün dolu ama pamukşeker gibi saftı. Van Den Budenmayer harika bir hüzün kattı. Baştan aşağı temiz bir hüzün hakim filme. Ve gizem dolu. "Katil kim!" diye merak etmiyorsunuz ama "bu adam neden böyle hissediyor?" diye merak ediyorsunuz, bu günün toplumunda bunu hissedirebilmek çok zor. Filme hayran kaldım. Diğer ikisine 10 üzerinden 8 vermiştim ama bu kesinlikle 10 puanı hakediyor.
9 yıl önce
Beğen
0
Yine çok doğal bir film. Çok insanîydi. Bana başrolün kişiliksel evrimi, Fargo'daki Lester'ı anımsattı bana. Tabii onun daha iyi versiyonu. Üçüncüyü de izleyeceğim fakat bir ve iki arasında ayrım yapamıyorum. İkisi de harikaydı.
9 yıl önce
Beğen
0
Çok doğal, narin bir film. Sanki başkasının hayatını gizliden gizliye izliyor gibisiniz ya da bizzat yaşıyor gibi. O beste ne hoş bir şey ya hu. Aradım taradım kimin bestesi olduğunu bulamadım. Şöyle de bir şey öğrendim; Juliette Binoche, elini duvara sürtme sahnesinde kruyucu hiçbir şey kullanmamış. Etkiledi beni. Diğer iki filmi de en yakın zamanda izleyeceğim.
9 yıl önce
Beğen
0
Aşırı etkileyiciydi. Sanki zihnimi ve kalbimi süpürdü, temizledi. 10/10
9 yıl önce
Beğen
0
Çok, çok etkileyici bir film. Basit bir kurgusu var belki, sizi diyardan diyara götürmüyor ama o kadar doğal ki. İki saatin nasıl geçtiğini anlayamadım. Durağan olmasına rağmen bittiğinde şaşırdım. Benim hayatımdan iki saat gibiydi. Kesinlikle tavsiye edilir.
9 yıl önce
Beğen
0
Anlamsız bir film. Zaten bildiğim kadarıyla anlamlı olsun diye de yapılmamış. Bir rüya bile başlıbaşına karmaşık ve çoğu zaman anlamsızken, iki rüyanın birleşiminden anlam beklemek gereksiz olurdu zaten. Film, fotooğraf karelerinin birleşimi gibi. Bozuk ve kesik. Ben durumlar ve olaylar arasında bağlantı kuramadım açıkçası, kurabilen olursa helal olsun. Tabii bir kaç tahmini ve zorlama çıkarsamam var ama dayanaksız. Mesela, adam kadına şehvet duymaya başladığında din adamlarını sürüklemesi ve papazın yüzündeki endişe. Ama bu kadar. Aşağıdaki yoruma sonuna kadar katılıyorum "Dali kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış."
9 yıl önce
Beğen
0
Çoğu filmde asıl mesele müzikte biter. Kötü bir olay olur, birden güçlü bir trajedi müziği duyarız ve ağlamaya başlarız. Inarritu işte bu yüzden büyük galiba. O kadar temiz ki filmleri. Kalabalık yok, gereksiz müzik yok. Oyuncuların kirpilerinin sesini bile duyabiliyoruz. Bu berraklık beni hoşnut etti. Verdiğim puanı sonlara doğru gitgide yüksettim çünkü gittikçe daha güzel. Kesinlikle tavsiye ederim.
9 yıl önce
Beğen
0
Keyifli vakit değiştirmek, kafa dağıtmak için birebir. Çok güzel bir hayalgücünün ürünü. Tercihlerinizi ve memnuniyetsizliklerini sorgulayabilirsiniz.
9 yıl önce
Beğen
0
Muhtemelen bu filmin bu kadar düşük puanlı olmasının nedeni dini bakış açısıyla izlenmiş olmasıdır. Film muhteşem, bir ilahiyat öğrenci olarak söylüyorum bunu. Kafamdaki boşluklar öyle güzel doldu ki. Benim bireysel inancıma göre insanlar bir anda gelişmedi. Teknolojiye baktığımızda gelişimini ikiyüz yıla dığdırabiliyoruz. Peki yüz binlerce yıldır insanlık ne yaptı? Boşluklar "Tufan" ile doluyor. İster Nuh Tufanı deyin, ister mikrobiyolojik açıklamalar getirin, insan önceden şu an bulunduğu durumdan daha gelişmişti ve kaynakları tüketti. Büyük bir yokoluşla, her şeye yeniden başlaması gerekti... Tekrar söylüyorum, harika bir film. Düşmüş melek miti de beni oldukça etkiledi.
9 yıl önce
Beğen
0
Hepimizin hayatında istemeden incittiği insanlar var. Tam da öyle bir dönemde izlediğim bir filmdi. Bir sürü insan bana düşman kesilmişti, kırmıştım çünkü onları. Ama istemeyerek. Arkadaşım Esma, ki kendisi kırdığım insanlardan biridir, bu filmi önermişti bana "ben senin içini biliyorum" diyerek. O hassasiyetle her saniyesini gözlerim dolu dolu izlemiştim. "O kimseyi incitmek istememişti."
9 yıl önce
Beğen
0
Bu filmin neden bu kadar sevildiğine dair hiçbir fikrim yok. "Otomatik Portakal"ı izledikten sonra izleme isteği doğmuştu içime, sonuçta aynı yönetmen diye ama yanılmışım. Kurgu basit, sonunu daha ilk dakikalardan tahmin edebiliyorsunuz. Kurguyu geçtik, hiçbir duygusu yok. Ne gerilim, ne dram, ne korku. Gerçekten filmde kayda değer tek şey Danny idi. Eğer filmde müzik olmasa bir damla bile gerilim yoktu. Nitekim o müzik gereksiz anlarda bile öyle çok kullanıldı ki, duygusunu kaybetti. Adam çorba karıştırıyor, gerilim müziği, kadın yürüyor, gerilim müziği, çocuk gülüyor, gerilim müziği. Roller yerli yerinde değildi. Shelley Duvall mesela, ürkek bir kadın rolünde. Tip özellikleri gösteriyor, silik bir karakter. Ama kocaman adamı sopayla bayıltıp kilere hapsedebiliyor. Bunu yapabilen bir kadın her şeye ağlamaz, kusura bakmayın. Korkmasın demiyorum ama güçlü bir karakterin yapabileceklerini yapıp, en küçük şeyde bile zayıflık göstermesi mantıksız geliyor. Filmin elle tutulur bir yanını bulamadım ben. Tabii ki bu kişisel kanaatim, mutlaka benim gibi düşünenler de olabilir, çok sevenler de.
9 yıl önce
Beğen
0
Aşırı doğal ve hüzünlü. Temiz bir film. Bu replikler beni çok sarmıştı: -Tanrıya inanıyor musun? -Evet. -Nasıl oluyor da inanıyorsun? -İnsanlara inanmıyorum çünkü. Bir şeylere inanmam gerek yoksa düşerim. Çatlaklardan içeri düşerim ve duramam. Çoğumuzun tanrıya inanma sebebi belki de, kalbimizin yara almış olması. Yaralarımızı uhrevi bir güç ile sarmaya çalışıyoruz, bizi kırmayacağını düşündüğümüz bir varlığa tutunuyoruz. O'nun bir gün gelip de olanlşarın hesabını soracağına inanıyoruz. Gücümüz yetmiyor çünkü bizim. Zorlanmadan izleyebileceğiniz bir film ve kesinlikle çok güzel.
9 yıl önce
Beğen
0
Herkesin "Hayatımın Filmi" diye nitelendirdiği bir film vardır ya, hah işte benimki bu. İlk olarak ne olduğunu bile bilmeden 2010 yılında izlemiştim. Bana hissettirdiklerini tarif etmem güç. Sadece bu filmin içinde yaşamak istediğimi hatırlıyorum. Kırmızı elbiseli küçük bir kız olmak istemiştim. Ardından her sene izledim. Bu sene henüz fırsatım olmadı ama yine izleyeceğim. İzlettiğim hiç kimse memnun kalmadı bu filmden. Ben de onlara dönüp "demek ki kaybettiğiniz bir şey yok" dedim. Çünkü evet, kaybettiği bir şeyler olmayan insanların seveceği bir film değil. Neresinden tutsam bilmiyorum. Bir kere yönetmeni hayatında "en"lere karar veremeyen benim için "en sevdiğim" yönetmen diyebileceğim bir adam. Jean Pierre Jeunet ile aynı beyin yapısına sahip olduğumu düşünüyorum.Yaptığı bütün filmleri en az iki kere izlemişimdir. Sonra sanat yönetmenine ayrıca bir hayranlık duydum. O rahatsızlık verici müzik, kasvetli hava, yapışık ikizlerin rahatsız edici senkronizasyonu muhteşem! Rüyalarım benim için çok önemlidir ve yalnız olmadığımı hissettim. Bir adam, rüyaları uğruna neler yapabilir? Düşlerini bulmak için ne kadar kötüleşebilir? Bir anne, kocaman olan çocuğu için kaç sır tutabilir? Gerçekten söyleyeceğim o kadar çok şey var ki, bunu bir yorumla değil, sayfalarla anlatabilirim ancak. Tavsiye için okuyanlara da şunu diyebilirim: Hayatta değer verdiğiniz bir şeyi kaybettiyseniz izleyin, çok seveceksiniz. Yok, güllük gülistanlık bir hayatınız varsa, boşuna kendinizi yormayın.
9 yıl önce
Beğen
0
İğrenç bir film. Gerçek anlamda iğrenç ama. İnsanın midesini bulandıran o garip havası baştan sona içine çekiyor sizi. Bir süre siyah-beyaz görüyorsunuz etrafı. Ben sınav dönemimde izleyerek büyün bir hata yapmıştım, kesinlikle öyle yapmayın. Hatta izlerken başka hiçbir şeyle meşgul olmayın. Aşağıdaki endüstriyelleşme ve Freudcu bakış açısıyla yazılmış yorumların üzerine ekleyecek çok da bir şeyim yok. Mükemmel anlatmışlar. Herkes izlemeli demeyeceğim kesinlikle herkese hitap etmiyor çünkü. Hitap ettiği kesim de benim gibi öneriye ihtiyaç duymadan arar bulur zaten. (:
9 yıl önce
Beğen
0
Hint filmlerinin popüler oluşu ardından bulduğum için izlemekten imtina ediyordum. İyi ki izlemişim ama. Umut doldum. Yeniden sevmeye dair, gülmeye dair çok güzel bir film.
9 yıl önce
Beğen
0
Yorucu, çok yorucu bir film. Sanat filmi seven biri olarak söylüyorum ki, gereksiz uzatılmış. Tamam, her şey harika, duygular, bakışlar, eşyalar, yol hava her şey. Ama bu kadar uzun olmasına gerek yoktu. Hız çağında yaşıyoruz, bir filme bu kadar zaman ayırmak manasız geliyor bana.
9 yıl önce
Beğen
0
Basit bir korku filmi olduğunu düşündüğüm için izlememiştim uzunca bir süre. Ayrıca Amerika yapımı olması da beni filmden uzaklaştırmıştı. Ama izledikten sonra kendime kızdım. Çok temiz bir film. İliklerinize kada ro saflığı hissediyorsunuz. Kızın o yüzündeki sevimlilik, büyüklerin yapmaya çalıştıklarında başarılı olduklarını göseriyor. [spoiler]Para nasıl bir illet ki, insanların canını nasıl yakmış ki, bütün dünyayla bağlarını kesmeye cesaret edebiliyorlar.[/spoiler] Kesinlikle harika.
9 yıl önce
Beğen
0
Filmi gerçekten durağan mı buldunuz? Tarkovsky izleyip asıl durağanlığın ne olduğunu görebilirsiniz. Bu filme gelince; Durağan olsa daha da güzelleşecek olan bir film ama Darren Aronofsky yerinde duramıyor ki… Alevi deyişlerinde ya da Heavy Metal şarkılarında hissettiğiniz bir şey vardır hani, doyum noktasına ulaşırsınız. Kendinizi o şeyin içinde bulursunuz. Bir otobüste ya da toplumun göbeğinde başınızı sallarken bulabilirsiniz kendinizi. Öyle bir film tam da. Huzur verici, rahatsız edici, tatmin edici, korkutucu, heyecanlandırıcı, merak ettirici. Ruh-beden kavgası. Tanrımız, hayat ağacımız ya da sevgilimiz ana noktamızda. Deli gibi ulaşmak istiyoruz. Tamamen O olmak istiyoruz. Hallacı Mansur’un "Enel Hakk"ı yahut Budha’nın mevsimlerce bir ağacın altında oturup ışığı bulması. Hepsinin sonunda ölüm yok mu? İnsan eliyle yahut Tanrı eliyle… Ölüm sonsuzluk değildir, buna katılmıyorum. Ölüm doyum noktasıdır, en büyük hazdır. İnsanoğlunun ulaştıktan sonra geri kalan her şeyi anlamsız bulacağı bir noktadır. Biraz karışık oldu farkındayım ama içim de öyle. Çok beğendim, çok. Ek: 60.000 $ ile pi’yi ve 5 milyon $ ile requiem for a dream’i çekebilmiş bir insana warner bros’un 100 milyon $’ı aşan bir bütçe ile kucak açmasını takiben yaklaşık 4 senedir proje üzerinde dönen kara bulutlar pek hayıra alamet değil. “ben mutlaka bu filmi çekmek istiyorum” diyerek wb yöneticilerine kafa tutan ve çeşitli tekklifleri elinin tersiyle iten aronofsky’nin film hakkında söylediği şu sözler, belki de sinema tarihinde tek tük örneğine rastlanabilecek bir takım garipliklere alamet: “it has been birth, death, rebirth for this film, which is interesting because it is very much what the movie is all about as well. each time the movie has died and come back, it has come back leaner and meaner…” filmin temelinde yaklaşık 1.000 yıla yayılan bir aşk hikayesi ve ölümsüzlük vaadeden bir çeşme olduğunu düşündüğümüz zaman, 35 yaşındaki yönetmenin söyledikleri de bir anlam kazanıyor. projenin ölüp ölüp dirilme hikayesi ise herkes için oldukça sancılı olmuş. 2002 senesinde tüm ekip çekimlere başlamak için avustralya’da hazır halde beklerken, başrol için anlaşılan brad pitt “senaryodaki bazı bölümler hakkında emin değilim” bahanesini öne sürerek vazgeçmiş. eli boş bir halde avustralya’dan uçağa atlayıp los angeles’a dönen aronofsky ise kendisine teklif edilen batman begins projesini bir diğer “sofistike” yönetmen christopher nolan’a devrederek, the fountain’a daha obsesif bir şekilde dört elle sarılmış. montreal’deki çekimleri nihayet tamamlanan ve artık post-production masasına yatırılan filmin başrolünde wolverine olarak gönüllerimize giren hugh jackman yer alıyor. jackman’dan sonra dikkat çeken ilk isimler ellen burstyn ve rachel weisz. imdb’ye göre cate blanchett projede gözükmüyor. 1500’lü yıllarda tom verde isimli bir ispanyol conquistador olarak beyaz perdeye yansıyacak olan jackman, senaryoya göre filmin 3. sahnesinde, yanına aldığı 2 askerle birlikte gizemli bir maya tapınağına dalıyor. mayalar tarafından kıskıvrak yakalanan ve tapınak rahibinin huzuruna karga tulumba götürülen jackman’ın yer aldığı bu sahne bile sadece başlı başına 15 milyon $’a patlamış. (eh kaba ve saçma bir hesapla, sadece bu sahneye harcanan parayla 250 tane pi, 3 tane requiem for a dream çekilebilirmiş.) aronofsky sahne üzerinde tam 6 sene düşünmüş, taşınmış, değişiklikler yapmış. eh bunları okuyunca insan merak etmeden duramıyor ama yine de bağımsız bir yönetmenin hollywood imkanlarını sonuna dek kullanıp ortaya bir hayal kırıklığı çıkartması endişesini de beraberinde getirmiyor değil. (Alıntı)
9 yıl önce
Beğen
0
İspanyol filmlerini sevemedim bir türlü. Temiz, özellikle kişisel temizlik hususunda hassassanız siz de sevemeyeceksiniz. Çünkü çok doğal her şey. Terleyebiliyorlar. Yüzleri gözleri yağlanıp parlayabiliyor. Bu da gerçekçilik kazandırıyor ve kendinizi o sigara kokan sıcak ve nemli odalarda buluyorsunuz. Rahatsızlık verebiliyor bu durum. Gece vakti izlemem nedeniyle beni oldukça korkutmuştu son sahnesi ama iyi anlamıştım adamın ne hissettiğini. Hastalığının karnına sapladığı acıyı hissetmiştim. Öte yandan, günümüzde anneye yüklenen çocuk bakma sorumluluğunun nedenini sorguladım. Çünkü burada roller biraz değişiyor. Baba, anne şefkati gösteriyor çocuklarına. Çünkü kadın sorumsuz. [spoiler]Çocuklar babasını kaybetti ama bir annenin boşluğunu hissettiler.[/spoiler] Oldukça sarsıcı bir durum. Sanırım İnarritu, benim İspanya kasvetine bakışımı değiştiriyor..
9 yıl önce
Beğen
0
Geriyedönüşü (flashback) sonuna kadar yaşatan bir film. Sonundaki repliği bir yerde okumuştum ve çok etkilenmiştim. Sırf sonuna ulaşmak için bile izlenebilecek bir film. Benicio Del Toro karşımızda çok savunmazsız bir şekilde duruyor. O dağ gibi adam çaresizce çırpınıyor. Yaşıyor mu dersiniz yaptığı hatadan sonra? Bazen affetmek en iyisidir. Bazen, karşımızdakine yaptıklarını ödetmek yerine onları vicdanlarıyla bırakmak çok daha büyük bir cezadır. Yüreğim "cız" etti gerçekten. Kime üzülsem bilemedim. Geriyedönüşler biraz başımı döndürdü ve bir yerden sonra bütün film daha bitmeden çözüldü ama zaten bu tarz filmlerde asıl mesele olay değil, duygular oluyor. Tekrar izler miyim bilmiyorum ama en azından bir kez izlemeye değer.
9 yıl önce
Beğen
0
Filmin bitmesine yaklaşık yirmi beş dakika var. Ama şu hissettiklerimi kaybetmeden önce yazmak istedim. Çirkinliğinizle boğuştunuz mu hiç? İstemeden yaptığınız ya da yaptıktan sonra pişman olduğunuz bir hata yüzünden yargıladılar mı sizi? Suratınıza tükürdüler mi? Aileniz ya sevdiğiniz tarafından, toplum tarafından reddedildiniz mi? Ölümü beklenen Gregor Samsa gibi Fil adam. Oturduğum yerde, Doktorun üzerine düşen ağır yükten kurtulmasını umdum. Fil Adam mutlu oldu, ölebilir. Çirkin, toplumun içine çıkamayacak. Doktorun sırtında bir kambur olmaktan kurtulsun… Hissettiklerimden utanıyorum ama biliyorum, bunu bana öğreten toplumun kendisi. Farklılığın kabul edilmediği bir yerdeyiz. Fabrika bacaları ve otomatik işçi hareketleri dikkatinizi çekti mi? Hah, işte tam O’yuz. Seri üretim insanlar. Sivrilemiyoruz, törpülüyorlar. Hayat otomatikleştikçe, fabrika bacaları yükseldikçe aynılaşıyoruz. Bir Fil adam gördüğümüzde ise taşlama isteği duyuyoruz. Peki içimiz ne olacak? Hani İncil’de geçer ya, "Ona ilk taşı hiç günah işlememiş olanınız atsın." Yere bir ayna çizer sonra İsa, günahları gösteren bir ayna. Kötülük diyelim biz buna. Kötülüklerimiz Fil Adam gibi yüzümüze çarpılsaydı, tam o aynada görseydik kötülüklerimizi, ne olurdu? İsa’nın aynasına bakmaya cesaretimiz var mı yoksa başkaları o aynaya bakarken kendimizi mi avutacağız? Ah çirkinliklerimiz.. İçimizin çirkinliği ve aynılığımız… Düş yakamızdan! Beni ağlatabilen nadir filmlerden oldu. Teşekkürler. (ziyaretçi olarak yazdığım yorumu aynen tekrar ettim çünkü profilimde biriktirmek istiyorum. :) )
9 yıl önce
Beğen
0
Özel bir film. Maddi hırsın insanlara yaptıkları falan filan her şey bir yana en çok beğendiğim nokta benzer eksiklik ve acılara sahip insanların birbirlerine olan düşkünlüğü oldu. Bu filmi öneri üzerine izledim ve arkadaşım bana "dikkat et miden bulanabilir" demişti. Kesinlikle biraz olsun midem bulanmadı. Normal geldi bana. Her gün onlarca böyle doğum oluyor, daha fazlası da harici etkenlerle sıradan görüntüsünü kaybediyor. İnsanız ve başımıza her şey gelebilir. Ki, burada maddi hasarı gördük. Manevi olarak da öyle.. Çok büyük acılar çekebiliriz. Kolumuz bacağımız olan babamızı annemizi kaybedebiliriz. Belki zaten kaybetmişizdir. Gerçek şu ki, çektiğimiz acı ne olursa olsun, bir insanın bizi anlaması için benzer acıları çekmiş olması gerekir. O zaman gerçekten insan olabiliriz.
9 yıl önce
Beğen
0
Daha Fazla Göster