3 Ocak 1889'da İtalya'nın Torino kentinde Friedrich Nietzsche, altı numaralı Via Carlo Albert'in giriş kapısından çıkıyor. Ondan çok uzak olmayan bir taksi şoförü inatçı bir atla sorun yaşıyor. At hareket etmeyi reddeder, bunun üzerine sürücü sabrını kaybeder ve kırbaçını ona götürür. Nietzsche acımasız sahneye son verir, kollarını atın boynuna atar, ağlayarak. Bundan sonra, iki gün boyunca bir divanda, bilinç ve zihnini kaybedene kadar hareketsiz ve sessiz kalır. Kırsal alanda bir yerde, taksi şoförü kızı ve atı ile birlikte yaşıyor. Dışarıda, bir rüzgar fırtınası öfkeleniyor. Bela Tarr'ın ünlü uzun süren fotoğraflarını kusursuz bir şekilde fotoğraflayan The Turin Horse, usta bir sinemacının son ifadesidir.
Süre
155 dakika
İzlenme
3117 izlenme
Yıl - Ülke
Türler
Hiç bitmeyen rüzgar. Hecelenerek (yarım yarım) Okunulan dini kitapta vurgulanan cemaat fikri ama sen hayat rüzgarında yapayalnızsın, yarımsın. Adamın eşi yok ve yarım. Tek elle yemek yiyor. Tek elle içiyor. Kız tabağındakileri de hiçbir zaman bitirmiyor. Patetesin yarısı yeniliyor ve yarısı çöpe dökülüyor. Pencereden akıp giden hayat rüzgarı izleniyor. Filmin sonuna doğru da artık kız pencereye arkasını dönmüş. Adam başını eğmiş ve izlemiyor. Yavaş yavaş ümit tükeniyor. Dört elementten hava, su, toprak, ateş onlardan da pek bir şey kalmıyor.
Rüzgâr devam ettikçe her şey yavaş yavaş tükeniyor, su tükeniyor, umut tükeniyor, anlam tükeniyor. O anlamsızlığın orta yerinde “yemek zorundasın” diyen o ses de tükeniyor.. Rüzgarı derinden hissettiren bir Belà Tarr vedası.
Bu değerli film için teşekkürler.